Hekimin Zorunlu Mesleki Sorumluluk Sigortasında Hangi Sigorta Şirketi Sorumludur?

Hekimin Zorunlu Mesleki Sorumluluk Sigortasında Hangi Sigorta Şirketi Sorumludur?

Olay Tarihi mi, Talep Tarihi mi?

Tıbbi malpraktis davalarında en sık karşılaşılan sorulardan biri şudur:

“Doktor ameliyatı hangi sigorta şirketinin poliçesi döneminde yaptıysa, tazminatı da o sigorta şirketi mi öder?”

İlk bakışta cevap “evet” gibi görünse de, Türk hukukunda zorunlu mesleki sorumluluk sigortası bu kadar basit işlememektedir.

Hekimlerin yaptırmak zorunda olduğu Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası, klasik sorumluluk sigortalarından farklı olarak “claims made” (talebin bildirildiği tarih esaslı) sisteme dayanmaktadır. Bu nedenle hangi sigorta şirketinin sorumlu olacağı belirlenirken yalnızca tıbbi müdahalenin yapıldığı tarih değil, tazminat talebinin hekime ne zaman ulaştığı ve poliçe ilişkisinin devam edip etmediği de dikkate alınmaktadır.

 

Olay Tarihi mi, Talep Tarihi mi?

Uygulamada en sık yapılan hatalardan biri, ameliyatın yapıldığı tarihte geçerli olan sigorta poliçesinin her durumda sorumlu olduğunun düşünülmesidir.

Oysa zorunlu mesleki sorumluluk sigortasında yalnızca operasyon tarihi değil, hekimin tazminat talebini öğrendiği tarih de önem taşımaktadır.

Başka bir ifadeyle;

  • tıbbi müdahalenin yapıldığı tarihte geçerli bir poliçenin bulunması,
  • hekimin tazminat talebini öğrendiği tarihte de teminat şartlarının gerçekleşmesi

gerekmektedir.

Bu nedenle bazı dosyalarda sorumlu sigorta şirketi, ameliyatın yapıldığı tarihteki şirket değil, hekimin tazminat talebini öğrendiği tarihte riski üstlenen sigorta şirketi olabilmektedir.

Örnek

Bir hekim 2020 yılında estetik burun ameliyatı gerçekleştirmiştir.

Bu tarihte A Sigorta tarafından düzenlenmiş geçerli bir mesleki sorumluluk poliçesi bulunmaktadır.

Hasta, operasyon sonucunda oluşan zararı daha sonra fark etmiş ve 2024 yılında doktora noter ihtarnamesi göndererek tazminat talebinde bulunmuştur.

Doktorun 2024 yılında ise B Sigorta tarafından düzenlenmiş yeni bir poliçesi bulunmaktadır.

Bu durumda hangi sigorta şirketinin sorumlu olacağı yalnızca ameliyat tarihine bakılarak belirlenemez. Talebin hekime ulaştığı tarih, poliçelerin kesintisiz devam edip etmediği ve genel şartlarda öngörülen diğer koşullar birlikte değerlendirilmelidir.

 

Poliçe Zinciri Neden Hayati Önem Taşır?

Zorunlu mesleki sorumluluk sigortasında en önemli kavramlardan biri poliçe zinciridir.

Genel kural olarak poliçelerin birbirini kesintisiz şekilde takip etmesi gerekir. Bunun nedeni, sistemin yalnızca ameliyat tarihini değil, tazminat talebinin yöneltildiği tarihte de sigorta korumasının devam edip etmediğini esas almasıdır.

Bununla birlikte, poliçeler arasındaki her boşluk otomatik olarak sigorta korumasının sona erdiği anlamına gelmez. Mevzuat, belirli şartların varlığı hâlinde 30 güne kadar olan poliçe boşluklarına istisnai olarak izin vermektedir. Bu durumda, boşluk döneminde gerçekleştirilen tıbbi müdahalelerden doğan tazminat talepleri, daha sonra düzenlenen geçerli poliçe döneminde ileri sürülmüşse sigorta teminatından yararlanılabilmesi mümkün olabilmektedir. Buna karşılık, 30 günü aşan poliçe boşluklarında gerçekleştirilen tıbbi uygulamalar kural olarak sigorta koruması dışında kalmaktadır. Ayrıca, boşluk döneminde daha önce gerçekleştirilen bir tıbbi müdahaleye ilişkin tazminat talebinin hekime ulaştığı durumlarda da, yalnızca müdahale tarihinde poliçenin bulunması yeterli olmayıp sigorta şirketinin sorumluluğu ayrıca değerlendirilmektedir. Bu nedenle poliçelerin mümkün olduğunca kesintisiz şekilde yenilenmesi, hem hekimler hem de zarar gören hastalar açısından büyük önem taşımaktadır.

Örnek:

Bir hekimin poliçesi 5 Mart’ta sona ermiş, yeni poliçesi ise 20 Mart’ta başlamış olsun. Bu 15 günlük boşluk, mevzuatta öngörülen şartların gerçekleşmesi hâlinde tek başına sigorta teminatını ortadan kaldırmayabilir. Buna karşılık yeni poliçe 10 Haziran’da yapılmış olsaydı, 30 günü aşan boşluk nedeniyle bu dönemde gerçekleştirilen tıbbi müdahaleler bakımından sigorta koruması önemli ölçüde tartışmalı hâle gelecekti.

Buna karşılık, poliçe zincirinin uzun süre kesintiye uğraması hâlinde geçmiş yıllarda gerçekleştirilen tıbbi müdahaleler bakımından dahi sigorta teminatı önemli ölçüde tartışmalı hâle gelebilir.

Örnek

Bir hekim;

  • 2020 yılında sigortalıdır.
  • 2021 yılında poliçesini yenilemiştir.
  • 2022 yılında poliçesini yenilemiştir.
  • Daha sonra poliçenin yenilenmesinde uzun süreli bir kesinti yaşanmıştır.

Bu durumda, geçmiş yıllarda yapılan bir tıbbi müdahale nedeniyle sonradan yöneltilen tazminat taleplerinde, sigorta teminatının devam edip etmediği poliçe zinciri ve genel şartlar birlikte değerlendirilerek belirlenecektir.

 

Hekime Tazminat Talebi Ne Zaman Ulaşmış Sayılır?

“Claims made” sisteminde en önemli tarihlerden biri de hekimin tazminat talebini öğrendiği tarihtir.

Bu nedenle her olayda, riskin sigorta hukuku bakımından hangi tarihte gerçekleştiği ayrıca değerlendirilmelidir.

Örneğin;

  • noter ihtarnamesinin hekime ulaşması,
  • dava dilekçesinin hekime tebliğ edilmesi,
  • hastane yönetimine ulaşan talebin hekime bildirilmesi,
  • belirli durumlarda doğrudan sigorta şirketine yapılan başvurular

olayın özelliklerine göre farklı sonuçlar doğurabilir.

Bu nedenle yalnızca davanın açıldığı tarih değil, hekimin tazminat talebinden hangi tarihte haberdar olduğu da büyük önem taşımaktadır.

 

Hekim Emekli Olduğunda Sigorta Koruması Devam Eder mi?

Uygulamada en fazla yanlış bilinen konulardan biri de budur.

Mesleğini bırakan veya emekli olan birçok hekim, geçmişte yaptığı tüm tıbbi işlemler bakımından sigorta korumasının uzun yıllar devam ettiğini düşünmektedir.

Oysa zorunlu mesleki sorumluluk sigortasında, mesleki faaliyetin sona ermesi hâlinde yalnızca iki yıllık ek bildirim süresi öngörülmektedir.

Bu durum özellikle taksirle yaralama ve taksirle ölüme neden olma iddialarından kaynaklanan dosyalarda önemli sorunlara yol açabilmektedir.

Çünkü Türk hukukunda, belirli şartların varlığı hâlinde uygulanabilen uzamış ceza zamanaşımı nedeniyle tazminat talepleri sekiz hatta on beş yıla kadar gündeme gelebilmektedir.

Buna karşılık, sigorta korumasının yalnızca iki yıllık ek bildirim süresiyle sınırlı olması, özellikle emekli olan hekimler bakımından önemli bir teminat boşluğu doğurabilmektedir.

Bu nedenle mesleğin bırakılması veya emeklilik hâlinde, sigorta korumasının kapsamı ve süresi mutlaka somut olayın özelliklerine göre değerlendirilmelidir.

 

LegalMed Turkey Değerlendirmesi

Hekimin zorunlu mesleki sorumluluk sigortasında hangi sigorta şirketinin sorumlu olduğu, yalnızca ameliyat tarihine bakılarak cevaplanabilecek bir konu değildir. Müdahalenin yapıldığı tarih, tazminat talebinin hekime hangi tarihte ulaştığı, poliçe zincirinin kesintisiz devam edip etmediği, genel şartlarda öngörülen istisnalar ve hekimin mesleki faaliyetini sürdürüp sürdürmediği birlikte değerlendirilmelidir.

Bu nedenle hem hastaların hem de hekimlerin hak kaybı yaşamamaları için, sigorta teminatına ilişkin uyuşmazlıkların sağlık hukuku ve sigorta hukuku alanında uzman kişiler tarafından değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Özellikle “claims made” sistemi, klasik sorumluluk sigortalarından farklı kurallara tabi olduğundan, her dosyada poliçe geçmişi ve riskin gerçekleşme tarihi ayrı ayrı incelenmelidir.

 

Komplikasyon mu, Malpraktis mi? Aradaki Fark Nedir?

Komplikasyon mu, Malpraktis mi? Aradaki Fark Nedir?

Estetik ameliyatlar, diş tedavileri ve diğer tıbbi müdahaleler sonrasında en sık karşılaşılan savunmalardan biri şudur:

“Bu bir doktor hatası değil, komplikasyondur.”

Peki gerçekten her olumsuz sonuç komplikasyon mudur?

Cevap: Hayır.

Türk hukukunda her başarısız tedavi veya her istenmeyen sonuç otomatik olarak komplikasyon kabul edilmez. Aynı şekilde her kötü sonuç da malpraktis anlamına gelmez. Önemli olan, meydana gelen zararın neden ortaya çıktığı ve hekimin tıbbi standartlara uygun davranıp davranmadığıdır.

 

Komplikasyon Nedir?

Komplikasyon, tıbbi müdahale doğru şekilde yapılmasına rağmen, tüm gerekli özen gösterilmiş olsa bile ortaya çıkabilen ve tıp dünyasında bilinen riskler arasında kabul edilen istenmeyen sonuçlardır.

Başka bir ifadeyle;

  • hekim tıp kurallarına uygun davranmıştır,
  • gerekli dikkat ve özeni göstermiştir,
  • müdahale doğru şekilde yapılmıştır,

buna rağmen öngörülen risklerden biri gerçekleşmiştir.

Bu durumda ortaya çıkan sonuç komplikasyon olarak değerlendirilir ve kural olarak hekim yalnızca komplikasyon meydana geldiği için sorumlu tutulmaz.

 

Malpraktis Nedir?

Malpraktis ise, sağlık çalışanının tıbbi standartlara uygun davranmaması nedeniyle hastanın zarar görmesidir.

Bunun örnekleri şunlar olabilir:

  • yanlış teşhis,
  • yanlış tedavi yöntemi seçilmesi,
  • ameliyat sırasında teknik hata yapılması,
  • hastanın yeterince takip edilmemesi,
  • komplikasyonun zamanında fark edilmemesi,
  • gerekli tedbirlerin alınmaması,
  • hastanın yeterince aydınlatılmaması.

Bu gibi durumlarda artık yalnızca komplikasyondan değil, malpraktisten söz edilebilir.

 

Her Komplikasyon Doktoru Sorumluluktan Kurtarır mı?

Hayır.

Bu, uygulamada en çok yanlış bilinen konulardan biridir.

Bir komplikasyon tıbben kaçınılmaz olabilir. Ancak komplikasyonun ortaya çıkmasından sonra gerekli müdahaleler zamanında yapılmazsa veya hasta yeterince takip edilmezse, başlangıçta komplikasyon olan durum sonradan malpraktise dönüşebilir.

Örneğin;

  • gelişen kanamanın zamanında fark edilmemesi,
  • enfeksiyon belirtilerinin dikkate alınmaması,
  • sinir hasarına rağmen gerekli tedavinin geciktirilmesi,

gibi durumlarda hekimin sorumluluğu gündeme gelebilir. Bu durum hukukta komplikasyon yönetimi olarak adlandırılmaktadır.

 

Aydınlatılmış Onam Neden Bu Ayrımda Önemlidir?

Bir başka önemli nokta ise aydınlatılmış onamdır.

Hastaya;

  • müdahalenin amacı,
  • olası riskleri,
  • komplikasyon ihtimali,
  • alternatif tedavi seçenekleri

önceden anlatılmalı ve hastanın bilgilendirilmiş şekilde rızası alınmalıdır.

Yüksek yargı kararlarında da vurgulandığı üzere, komplikasyon meydana gelmiş olsa bile hastanın yeterince aydınlatıldığı ispat edilemiyorsa sağlık kuruluşunun hukuki sorumluluğu ayrıca değerlendirilmektedir.

 

Komplikasyon ile malpraktis aynı kavram değildir.

Bir tıbbi müdahalenin başarısız olması tek başına doktor hatası anlamına gelmez. Ancak aynı şekilde, sağlık kuruluşunun “bu sadece bir komplikasyondur” savunması da her zaman hukuken geçerli değildir.

Her olayda;

  • tıbbi standartlara uyulup uyulmadığı,
  • hastanın yeterince aydınlatılıp aydınlatılmadığı,
  • komplikasyonun doğru yönetilip yönetilmediği,
  • oluşan zararın önlenebilir olup olmadığı

ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

Bu nedenle estetik ameliyatlar, diş tedavileri, saç ekimi, ortopedik müdahaleler ve diğer tüm tıbbi işlemler sonrasında ortaya çıkan olumsuz sonuçlarda, yalnızca “komplikasyon” denilerek hukuki sorumluluğun ortadan kalktığı söylenemez.

 

LegalMed Turkey Değerlendirmesi

Malpraktis ile komplikasyon arasındaki ayrım, sağlık hukukunun en teknik ve en çok tartışılan konularından biridir. Aynı tıbbi olay, dosyanın özelliklerine, tıbbi kayıtların içeriğine, bilirkişi raporlarına ve yüksek yargı içtihatlarına göre farklı hukuki sonuçlar doğurabilmektedir.

Bu nedenle yalnızca meydana gelen sonuca bakılarak bir olayın “komplikasyon” veya “malpraktis” olduğu söylenemez. Hastanın aydınlatılıp aydınlatılmadığı, tıbbi standartlara uyulup uyulmadığı, komplikasyonun zamanında fark edilip edilmediği ve gerekli müdahalelerin yapılıp yapılmadığı gibi birçok unsur birlikte değerlendirilmelidir.

Bu tür uyuşmazlıklarda hak kaybı yaşanmaması için, dosyanın sağlık hukuku alanında uzman avukatlar tarafından ve gerektiğinde alanında uzman hekimlerle birlikte değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Her olay kendi özellikleri içinde incelenmeli; tıbbi ve hukuki süreçler birlikte analiz edilerek doğru hukuki yol haritası belirlenmelidir.

 

Tıbbi Müdahalelerde Hangi Süre Ne Zaman Başlar?

AMalpraktis Davalarında Zamanaşımı Rehberi

Tıbbi Müdahalelerde Hangi Süre Ne Zaman Başlar?

Tıbbi müdahaleler nedeniyle zarara uğradığını düşünen hastaların en sık sorduğu sorulardan biri, dava açmak için ne kadar süreleri bulunduğudur. Uygulamada ise bu soruya çoğu zaman “zamanaşımı beş yıldır” veya “iki yıldır” şeklinde tek cümlelik cevaplar verilmektedir. Oysa Türk hukukunda malpraktis davaları bakımından tek tip bir zamanaşımı süresi bulunmamaktadır.

Hangi sürenin uygulanacağı; hasta ile hekim arasındaki hukuki ilişkinin niteliğine, müdahalenin gerçekleştirildiği sağlık kuruluşuna, tedavinin özelliklerine, davanın hangi hukuki sebebe dayandırıldığına ve bazı durumlarda fiilin aynı zamanda ceza hukuku bakımından suç oluşturup oluşturmadığına göre değişmektedir.

Bu nedenle zamanaşımı hesabı yapılırken yalnızca takvime bakılması yeterli değildir. Öncelikle olayın hukuki niteliğinin doğru belirlenmesi gerekir. Aynı tıbbi müdahale nedeniyle açılacak iki farklı davada dahi farklı zamanaşımı süreleri uygulanabilmektedir.

Örneğin bir estetik operasyon sonucunda açılacak dava eser sözleşmesi hükümlerine tabi olabilirken, aynı sağlık kuruluşunda gerçekleştirilen başka bir tedavi vekâlet sözleşmesi hükümlerine göre değerlendirilebilir. Benzer şekilde kamu hastanesinde meydana gelen bir tıbbi uygulama hatasında ise özel hukuk hükümleri değil, idare hukukuna ilişkin farklı süreler uygulanacaktır.

Bazı dosyalarda ise olay yalnızca tazminat hukuku bakımından değil, aynı zamanda ceza hukuku bakımından da önem taşımaktadır. Özellikle fiilin suç oluşturduğu durumlarda, ceza hukukundaki dava zamanaşımı süreleri belirli koşullar altında tazminat davalarını da etkileyebilmektedir.

Kısacası, malpraktis davalarında uygulanacak zamanaşımı, davanın hukuki temelinin doğal bir sonucudur. Bu nedenle ilk olarak “hangi süre uygulanıyor?” sorusu değil, “bu uyuşmazlık hangi hukuki ilişkiye dayanıyor?” sorusu cevaplandırılmalıdır.

Bu rehberde, malpraktis davalarında uygulanan başlıca zamanaşımı rejimleri genel hatlarıyla ele alınacak; özel hastanelerde ve kamu hastanelerinde açılacak davalar, sözleşme türlerine göre farklı zamanaşımı süreleri ile ceza hukuku bakımından önem taşıyan süreler sistematik şekilde açıklanacaktır.

Zamanaşımı Süresi Nasıl Belirlenir?

Bir malpraktis dosyasında zamanaşımı hesabı yapılmadan önce cevaplanması gereken ilk soru, uyuşmazlığın hangi hukuki rejime tabi olduğudur. Çünkü uygulanacak zamanaşımı süresi, yalnızca zararın meydana geldiği tarihe göre değil, taraflar arasındaki hukuki ilişkinin niteliğine göre belirlenmektedir.

Başka bir ifadeyle, aynı olay bakımından farklı hukuki sebeplere dayanılması hâlinde farklı zamanaşımı süreleri uygulanabilir.

Malpraktis davalarında öncelikle şu hususlar değerlendirilmelidir:

  • Müdahale özel hastanede, özel tıp merkezinde veya muayenehanede mi gerçekleştirildi, yoksa kamu ya da üniversite hastanesinde mi yapıldı?
  • Hasta ile hekim arasındaki hukuki ilişki vekâlet sözleşmesi, eser sözleşmesi veya haksız fiil hükümlerine mi tabidir?
  • Müdahale sırasında belirli bir sonucun elde edilmesi taahhüt edilmiş midir?
  • Hastanın geçerli bir aydınlatılmış onamı bulunmakta mıdır?
  • Olay aynı zamanda ceza hukuku bakımından suç teşkil etmekte midir?

Bu soruların her biri, uygulanacak zamanaşımı süresini doğrudan etkileyebilir.

Türk hukukunda malpraktis davalarında en sık karşılaşılan zamanaşımı rejimleri şunlardır:

  • Haksız fiil hükümlerine dayanan talepler,
  • Vekâlet sözleşmesine dayanan talepler,
  • Eser sözleşmesine dayanan talepler,
  • Vekâletsiz iş görmeden kaynaklanan talepler,
  • Kamu hastanelerine karşı açılan tam yargı davaları,
  • Ceza soruşturmaları ve ceza davalarının tazminata etkisi,
  • Mesleki sorumluluk sigortasına karşı ileri sürülebilecek talepler.

Her bir hukuki rejimin kendine özgü zamanaşımı süresi, başlangıç tarihi ve uygulanma şartları bulunmaktadır. Bu nedenle zamanaşımı değerlendirmesi yapılırken tek bir süre üzerinden hareket edilmesi doğru değildir.

  1. Haksız Fiil Hükümlerine Dayanan Malpraktis Davalarında Zamanaşımı

Malpraktis davalarında her zaman sözleşme hükümleri uygulanmaz. Bazı durumlarda uyuşmazlık, Türk Borçlar Kanunu’nun haksız fiile ilişkin hükümleri kapsamında değerlendirilir. Özellikle hasta ile müdahaleyi gerçekleştiren kişi arasında doğrudan bir sözleşme ilişkisinin bulunmadığı veya zararın sözleşmenin tarafı olmayan üçüncü bir kişi tarafından meydana getirildiği hâllerde, tazminat talepleri haksız fiil hükümlerine dayanabilir.

Örneğin özel bir hastanede tedavi gören hastanın, sözleşmenin tarafı olmayan başka bir hekim tarafından hukuka aykırı bir müdahaleye maruz kalması veya tıbbi müdahalenin sözleşme ilişkisi dışında kalan bir kişi tarafından gerçekleştirilmesi gibi durumlarda, somut olayın özelliklerine göre haksız fiil sorumluluğu gündeme gelebilir. Her olayın kendi koşulları içinde ayrıca değerlendirilmesi gerekir.

Haksız Fiilde Zamanaşımı Süresi Ne Kadardır?

Türk Borçlar Kanunu’nun 72. maddesine göre, haksız fiilden doğan tazminat talepleri;

  • Zarar görenin zararı ve sorumlu kişiyi öğrendiği tarihten itibaren iki yıl,
  • Her hâlde fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren on yıl

içinde ileri sürülmelidir.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta, iki yıllık sürenin olay tarihinden değil; zararın ve sorumlu kişinin birlikte öğrenildiği tarihten itibaren işlemeye başlamasıdır. Bazı tıbbi uygulama hatalarında zarar hemen ortaya çıkarken, bazı dosyalarda yanlış tedavinin etkileri aylar hatta yıllar sonra anlaşılabilmektedir. Bu nedenle zamanaşımının başlangıç tarihi her olayda ayrıca değerlendirilmelidir.

Ceza Hukukundaki Dava Zamanaşımı, Tazminat Davasını da Etkileyebilir

Haksız fiil hükümlerinin uygulandığı malpraktis davalarında önemli bir istisna bulunmaktadır. Eğer tıbbi müdahale aynı zamanda Türk Ceza Kanunu bakımından suç teşkil ediyorsa ve bu suç için ceza kanununda daha uzun bir dava zamanaşımı süresi öngörülmüşse, tazminat talepleri bakımından da bu daha uzun süre uygulanabilir. Bu durum uygulamada “uzamış zamanaşımı” olarak adlandırılmaktadır.

Sağlık hukukunda bu durum en sık taksirle yaralama ve taksirle ölüme neden olma suçlarında karşımıza çıkmaktadır. Örneğin hekimin tıbbi özen yükümlülüğüne aykırı davranışı nedeniyle hastanın yaralanması veya yaşamını kaybetmesi hâlinde, fiil aynı zamanda Türk Ceza Kanunu kapsamında suç oluşturabilir. Böyle bir durumda yalnızca Türk Borçlar Kanunu’ndaki iki ve on yıllık süreler değil, ceza hukukunda öngörülen daha uzun dava zamanaşımı süreleri de dikkate alınacaktır.

Bugün yürürlükte bulunan Türk Ceza Kanunu uyarınca;

  • Taksirle yaralama suçunda uygulanacak ceza dava zamanaşımı kural olarak 8 yıldır.
  • Taksirle ölüme neden olma suçunda ise cezanın üst sınırına bağlı olarak dava zamanaşımı 15 yıla kadar çıkabilmektedir.

Bu nedenle özellikle ağır malpraktis vakalarında, yalnızca Borçlar Kanunu’ndaki genel zamanaşımı hükümlerine bakılarak hak kaybına uğranıldığı sonucuna varmak doğru değildir. Öncelikle olayın aynı zamanda bir suç oluşturup oluşturmadığı değerlendirilmeli, ardından ceza hukukundaki dava zamanaşımı sürelerinin tazminat davasına etkisi ayrıca incelenmelidir.

Ancak önemle belirtmek gerekir ki, uzamış zamanaşımının uygulanabilmesi için mutlaka bir ceza davası açılmış veya mahkûmiyet kararı verilmiş olması gerekmez. Fiilin ceza hukuku bakımından suç niteliği taşıması ve ilgili suç için daha uzun bir dava zamanaşımı süresinin öngörülmüş olması yeterlidir. Bu değerlendirme, tazminat davasına bakan hukuk mahkemesi tarafından da yapılabilir.

Haksız fiil hükümlerine dayanan malpraktis davalarında zamanaşımı hesabı yapılırken yalnızca olay tarihi esas alınmamalıdır. Zararın ne zaman öğrenildiği, sorumlu kişinin hangi tarihte belirlendiği ve olayın aynı zamanda ceza hukuku bakımından suç oluşturup oluşturmadığı, uygulanacak zamanaşımı süresini doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle her dosyada hukuki nitelendirmenin doğru yapılması ve zamanaşımının somut olayın özelliklerine göre hesaplanması büyük önem taşımaktadır.

 

Fiil Tazminat Davasında Dikkate Alınabilecek Ceza Dava Zamanaşımı
Taksirle yaralama 8 yıl
Taksirle ölüme neden olma 15 yıla kadar
Suç oluşturmayan haksız fiil TBK m. 72’deki genel süreler uygulanır

 

  1. Vekâlet Sözleşmesine Dayanan Malpraktis Davalarında Zamanaşımı

Türk hukukunda, tedavi amaçlı tıbbi müdahalelerden kaynaklanan hukuki uyuşmazlıkların önemli bir kısmı vekâlet sözleşmesi hükümleri çerçevesinde değerlendirilmektedir. Bunun temel nedeni, hekimin bu tür müdahalelerde hastaya belirli bir sonucu garanti etmemesi; mesleki bilgi ve tecrübesini kullanarak tıp biliminin gereklerine uygun şekilde özenli bir teşhis ve tedavi hizmeti sunmayı üstlenmesidir.

Başka bir ifadeyle, tedavi amaçlı tıbbi müdahalelerde hekimin borcu, hastayı mutlaka iyileştirmek veya belirli bir sonuca ulaştırmak değildir. Hekim, güncel tıp kurallarına uygun davranmak, gerekli dikkat ve özeni göstermek ve mesleki standartlara uygun hareket etmekle yükümlüdür. Bu nedenle, tedavi amaçlı müdahalelerde hukuki ilişkinin temelini çoğu zaman vekâlet sözleşmesi oluşturur.

Bu kapsamda; dahiliye, genel cerrahi, ortopedi, kardiyoloji, beyin ve sinir cerrahisi, kadın hastalıkları ve doğum, çocuk hastalıkları, kulak burun boğaz, göz hastalıkları ve benzeri tedavi amacı taşıyan tıbbi uygulamalarda kural olarak vekâlet sözleşmesine ilişkin hükümler uygulanmaktadır.

Önemli: Bu değerlendirme estetik amaçlı tıbbi müdahaleler için her zaman geçerli değildir. Türk hukukunda rinoplasti (burun estetiği), yüz germe, meme estetiği, liposuction, karın germe, saç ekimi, bazı implant ve protez uygulamaları gibi belirli bir sonucun elde edilmesinin amaçlandığı müdahalelerde, Yargıtay’ın yerleşik içtihatları doğrultusunda eser sözleşmesi hükümlerinin uygulanması gündeme gelir. Bu nedenle estetik operasyonlardan kaynaklanan uyuşmazlıklarda zamanaşımı değerlendirmesi, tedavi amaçlı tıbbi müdahalelerden farklılık gösterir.

Vekâlet Sözleşmesinde Zamanaşımı Süresi

Tedavi amaçlı tıbbi müdahalelerde taraflar arasındaki hukuki ilişkinin vekâlet sözleşmesine dayanması hâlinde, Türk Borçlar Kanunu’nun 147/5. maddesi uyarınca vekâlet sözleşmesinden doğan alacaklar beş yıllık zamanaşımına tabidir.

Dolayısıyla, tedavi amaçlı tıbbi uygulamalardan kaynaklanan malpraktis davalarında genel kural olarak beş yıllık zamanaşımı süresi uygulanmaktadır.

Ancak yalnızca sürenin uzunluğu değil, zamanaşımının hangi tarihten itibaren işlemeye başladığı da her somut olay bakımından ayrıca değerlendirilmelidir. Özellikle zararın sonradan ortaya çıktığı, yanlış teşhisin uzun süre sonra anlaşıldığı veya tedavi sürecinin devam ettiği dosyalarda, zamanaşımının başlangıcı olayın özelliklerine göre hukuki değerlendirme gerektirir.

 

Beş Yıllık Süre Ne Zaman Başlar?

Uygulamada en çok tartışılan konulardan biri de budur.

Her tıbbi müdahalenin olumsuz sonucu hemen ortaya çıkmayabilir. Bazı yanlış teşhisler, eksik tedaviler veya hatalı cerrahi uygulamalar aylar, hatta yıllar sonra fark edilebilmektedir. Bu nedenle zamanaşımının başlangıç tarihi her somut olayın özelliklerine göre ayrıca değerlendirilmelidir.

Yargıtay kararlarında da zamanaşımı değerlendirilirken yalnızca operasyon tarihi esas alınmamakta; olayın niteliği, zararın ortaya çıkış şekli ve taraflar arasındaki hukuki ilişkinin özellikleri birlikte değerlendirilmektedir.

Bu nedenle, yalnızca operasyonun üzerinden beş yıl geçmiş olması tek başına davanın zamanaşımına uğradığı anlamına gelmez. Somut olayın tüm özellikleri dikkate alınarak hukuki değerlendirme yapılmalıdır.

Önemli Not: Özellikle zarar sonradan ortaya çıkan veya tedavi sürecinin devam ettiği dosyalarda zamanaşımının başlangıç tarihi konusunda farklı hukuki değerlendirmeler gündeme gelebilir. Bu nedenle her dosya kendi özellikleri çerçevesinde incelenmelidir.

 

Vekâlet Sözleşmesi Hangi Müdahalelerde Uygulanır?

Kural olarak, hekimin yalnızca özenli bir tıbbi hizmet sunmayı üstlendiği tedavi amaçlı müdahalelerde vekâlet sözleşmesi hükümleri uygulanmaktadır.

Örneğin;

  • dahiliye tedavileri,
  • genel cerrahi müdahaleleri,
  • ortopedi ameliyatları,
  • kardiyoloji ve kalp damar cerrahisi uygulamaları,
  • beyin ve sinir cerrahisi müdahaleleri,
  • kadın hastalıkları ve doğum tedavileri,
  • çocuk hastalıklarına ilişkin tedaviler,

gibi birçok tıbbi uygulama, kural olarak vekâlet sözleşmesi kapsamında değerlendirilmektedir.

Buna karşılık, estetik cerrahi, implant, protez veya belirli bir sonucun taahhüt edildiği bazı müdahalelerde eser sözleşmesi hükümlerinin uygulanması gündeme gelebilir. Bu konu, rehberimizin bir sonraki bölümünde ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

Malpraktis davalarının önemli bir kısmında uygulanacak hukuki rejim vekâlet sözleşmesidir. Bu nedenle birçok tıbbi müdahalede genel zamanaşımı süresi beş yıl olmakla birlikte, bu sürenin hangi tarihten itibaren işlemeye başladığı her somut olay bakımından ayrıca değerlendirilmelidir. Özellikle zararın geç ortaya çıktığı veya tedavi sürecinin uzun yıllara yayıldığı dosyalarda, zamanaşımı konusunda acele sonuçlara varılmamalı ve olayın hukuki niteliği uzman bir hukukçu tarafından değerlendirilmelidir.

 

  1. Eser Sözleşmesine Dayanan Malpraktis Davalarında Zamanaşımı

Türk hukukunda, estetik amaçlı tıbbi müdahaleler, diğer birçok tedavi amaçlı tıbbi uygulamadan farklı bir hukuki değerlendirmeye tabi tutulabilmektedir. Bunun nedeni, estetik operasyonların çoğunda hekimin yalnızca özenli bir tedavi yürütmeyi değil, aynı zamanda belirli bir estetik sonucun elde edilmesini amaçlamasıdır.

Nitekim Yargıtay’ın uzun yıllardır istikrar kazanan kararlarında; rinoplasti (burun estetiği), yüz germe, meme estetiği, karın germe, liposuction ve benzeri estetik müdahalelerde, somut olayın özelliklerine göre taraflar arasındaki hukuki ilişkinin eser sözleşmesi niteliğinde olduğu kabul edilmektedir.

Eser sözleşmesinde yüklenici, yalnızca özen göstermekle değil, kararlaştırılan eseri meydana getirmekle de yükümlüdür. Bu nedenle estetik operasyonlardan kaynaklanan uyuşmazlıklarda değerlendirme yalnızca hekimin tıp kurallarına uygun hareket edip etmediğiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda operasyon sonucunda hedeflenen estetik sonucun elde edilip edilmediği de hukuki incelemenin önemli bir parçasını oluşturur.

 

Eser Sözleşmesinde Zamanaşımı Süresi

Eser sözleşmesine dayanan taleplerde zamanaşımı, Türk Borçlar Kanunu’nun eser sözleşmesine ilişkin hükümleri çerçevesinde değerlendirilir.

Kanuna göre, ayıplı eserden doğan talepler kural olarak eserin tesliminden itibaren iki yıllık zamanaşımına tabidir. Estetik operasyonlarda ise “teslim”, çoğu zaman operasyonun tamamlanması ve sonucun ortaya çıkmasıyla ilişkilendirilmektedir. Ancak revizyon operasyonları, devam eden tedavi süreci veya ayıbın sonradan ortaya çıkması gibi durumlarda başlangıç tarihinin somut olayın özelliklerine göre ayrıca değerlendirilmesi gerekir.

Bu nedenle estetik operasyonlarda zamanaşımı hesabı yapılırken yalnızca ameliyat tarihi esas alınmamalı; müdahalenin niteliği, tedavi süreci ve ayıbın ortaya çıkış şekli birlikte değerlendirilmelidir.

 

Ağır Kusur Bulunması Hâlinde Zamanaşımı Yirmi Yıla Kadar Uzayabilir

Eser sözleşmesine ilişkin en önemli özelliklerden biri, yüklenicinin ağır kusurlu olması hâlinde zamanaşımı süresinin önemli ölçüde uzayabilmesidir.

Türk Borçlar Kanunu’nun 478. maddesi uyarınca, yüklenicinin ağır kusuru bulunuyorsa, ayıplı eserden doğan talepler bakımından yirmi yıllık zamanaşımı süresi uygulanmaktadır.

Bu düzenleme özellikle estetik cerrahi uygulamaları bakımından büyük önem taşımaktadır. Çünkü bazı operasyonlarda meydana gelen estetik bozukluklar, fonksiyon kayıpları veya kalıcı deformasyonlar yıllar sonra ortaya çıkabilmekte ya da zaman içerisinde belirgin hâle gelebilmektedir. Eğer olayda ağır kusur bulunduğu tespit edilirse, hastanın dava açma süresi genel iki yıllık sürenin ötesine geçebilecektir.

Ancak her başarısız estetik operasyon ağır kusur anlamına gelmez. Ağır kusurun bulunup bulunmadığı; bilirkişi raporları, tıbbi kayıtlar ve somut olayın özellikleri dikkate alınarak mahkeme tarafından değerlendirilir.

 

Hangi Müdahalelerde Eser Sözleşmesi Gündeme Gelebilir?

Yargıtay uygulaması ve doktrindeki hâkim görüş doğrultusunda, aşağıdaki müdahalelerde somut olayın özelliklerine göre eser sözleşmesi hükümlerinin uygulanması söz konusu olabilir:

  • Burun estetiği (rinoplasti)
  • Meme büyütme, küçültme ve dikleştirme ameliyatları
  • Yüz germe ve boyun germe operasyonları
  • Karın germe (abdominoplasti)
  • Liposuction
  • Göz kapağı estetiği (blefaroplasti)
  • Çene ve yüz konturuna yönelik estetik müdahaleler
  • Diş implantı ve estetik protez uygulamaları
  • Saç ekimi gibi belirli bir estetik sonucun hedeflendiği müdahaleler

Bu işlemlerde uygulanacak hukuki rejim her somut olayın özelliklerine göre belirlenmekle birlikte, hedeflenen sonucun hukuki değerlendirme bakımından önem taşıması, bu müdahaleleri tedavi amaçlı işlemlerden ayıran temel unsurdur.

Estetik amaçlı tıbbi müdahalelerde zamanaşımı değerlendirmesi, tedavi amaçlı tıbbi uygulamalardan farklı özellikler taşımaktadır. Öncelikle taraflar arasındaki hukuki ilişkinin eser sözleşmesi niteliğinde olup olmadığı, ardından ayıbın kapsamı, zamanaşımının başlangıç tarihi ve yüklenicinin ağır kusurunun bulunup bulunmadığı birlikte değerlendirilmelidir.

  1. Vekâletsiz İş Görme Hükümlerinin Uygulanabileceği Tıbbi Müdahalelerde Zamanaşımı

Sağlık hukukunda vekâletsiz iş görme, hekim ile hasta arasında geçerli bir sözleşme ilişkisi bulunmamasına rağmen, hekimin hastanın menfaatini korumak amacıyla hukuken gerekli bir tıbbi müdahalede bulunmasını ifade eder. Bu sorumluluk rejimi özellikle, hastanın iradesini açıklayamayacak durumda olduğu ve zaman kaybının hastanın yaşamı veya sağlığı bakımından ciddi risk oluşturacağı acil hâllerde gündeme gelir.

Vekâletsiz iş görmenin sağlık hukukundaki en tipik örneği; bilinci kapalı olan veya karar verme yeteneğini geçici olarak kaybetmiş bir hastaya, onam alınmasına fiilen imkân bulunmadığı için derhâl tıbbi müdahalede bulunulmasıdır. Bu gibi durumlarda hekim, hastanın varsayılan iradesine uygun hareket ederek onun yaşamını veya sağlığını korumayı amaçlar. Hukuk düzeni de bu müdahaleyi belirli şartların varlığı hâlinde hukuka uygun kabul etmektedir.

Vekâletsiz iş görme hükümlerinin uygulanabilmesi için genel olarak şu şartların bulunması gerekir:

  • Hastanın bilincinin kapalı olması veya hukuken geçerli bir irade açıklayamayacak durumda bulunması,
  • Müdahalenin gecikmesinin hastanın yaşamı veya sağlığı bakımından ciddi bir tehlike oluşturması,
  • Hastadan veya yasal temsilcisinden zamanında aydınlatılmış onam alınmasının fiilen mümkün olmaması,
  • Yapılan müdahalenin tamamen hastanın yararına ve tıp biliminin gereklerine uygun olması.

Bu şartların bulunduğu hâllerde hekim, hasta ile arasında önceden kurulmuş bir sözleşme bulunmasa dahi hastanın menfaatini korumak amacıyla müdahalede bulunabilir ve bu müdahale hukuka uygun kabul edilir.

Vekâletsiz İş Görmede Zamanaşımı Süresi

Türk Borçlar Kanunu’nda vekâletsiz iş görmeden doğan talepler bakımından özel bir zamanaşımı süresi düzenlenmemiştir. Bu nedenle öğretide ve uygulamada, bu tür talepler bakımından Türk Borçlar Kanunu’nun 146. maddesinde düzenlenen on yıllık genel zamanaşımı süresinin uygulanacağı kabul edilmektedir.

Ancak uygulamada tıbbi uyuşmazlıkların büyük çoğunluğu vekâlet sözleşmesi, eser sözleşmesi veya haksız fiil hükümlerine göre çözümlenmektedir. Bu nedenle vekâletsiz iş görme hükümleri, özellikle acil ve sözleşme ilişkisinin kurulmasının fiilen mümkün olmadığı istisnai durumlarda gündeme gelen özel bir hukuki rejim niteliğindedir.

Vekâletsiz iş görme, sağlık hukukunda en çok bilinci kapalı hastalara yapılan acil müdahalelerde karşımıza çıkan istisnai bir hukuki kurumdur. Bu gibi durumlarda hekim, hastanın menfaatini korumak amacıyla ve hukukun öngördüğü şartlar altında sözleşme bulunmaksızın müdahalede bulunabilir. Bu hukuki rejime dayanan taleplerde ise, özel bir düzenleme bulunmadığından on yıllık genel zamanaşımı süresinin uygulanacağı kabul edilmektedir.

 

  1. Kamu Hastanelerinde Malpraktis Davalarında Zamanaşımı

Malpraktis davalarında uygulanacak zamanaşımı süresi, yalnızca tıbbi müdahalenin niteliğine değil, müdahalenin hangi sağlık kuruluşunda gerçekleştirildiğine göre de değişmektedir. Bu nedenle özel hastaneler ile kamu hastaneleri arasında önemli bir hukuki ayrım bulunmaktadır.

Özel hastanelerde veya serbest çalışan hekimler tarafından gerçekleştirilen tıbbi müdahalelerde kural olarak Türk Borçlar Kanunu hükümleri uygulanırken, devlet hastaneleri, şehir hastaneleri, Sağlık Bakanlığı’na bağlı sağlık kuruluşları ve kamu üniversitesi hastanelerinde gerçekleştirilen tıbbi müdahalelerden doğan uyuşmazlıklar çoğunlukla idare hukuku hükümlerine tabidir.

Bunun nedeni, kamu hastanelerinde görev yapan hekimlerin kamu hizmeti yürütmesi ve meydana gelen zararın idarenin hizmet kusurundan kaynaklandığı iddiasıyla ileri sürülmesidir. Bu nedenle tazminat talebi doğrudan hekime değil, öncelikle ilgili idareye yöneltilmektedir.

Kamu Hastanelerinde Dava Açmadan Önce İdareye Başvuru Zorunludur

Kamu hastanelerinde meydana geldiği iddia edilen tıbbi uygulama hataları nedeniyle doğrudan dava açılması mümkün değildir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 13. maddesi uyarınca, zarar gören kişinin öncelikle ilgili idareye yazılı olarak başvurması gerekmektedir.

Bu başvuru, dava şartı niteliğindedir. İdareye başvurulmadan açılan davalar, usulden reddedilebilir.

Başvuru Süresi Ne Kadardır?

İYUK m. 13 uyarınca, idareye başvuru;

  • Zararın ve idarenin sorumluluğunun öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl içinde,
  • Her hâlde zarara neden olan olay tarihinden itibaren beş yıl içinde

yapılmalıdır.

Bu süreler hak düşürücü nitelikte olduğundan, süresinde başvuru yapılmaması hâlinde tazminat talep etme imkânı ortadan kalkabilir.

İdarenin Cevabından Sonra Dava Süreci

Başvurunun ardından idarenin talebi reddetmesi veya altmış gün içinde herhangi bir cevap vermemesi hâlinde, başvuru zımnen reddedilmiş sayılır.

Bu durumda zarar gören kişi, ret kararının tebliğinden veya altmış günlük sürenin sona ermesinden itibaren altmış gün içinde tam yargı davası açabilir.

Dolayısıyla kamu hastanelerinde zamanaşımı ve dava süreci, özel hastanelerden tamamen farklı bir usule tabidir. Burada yalnızca zamanaşımı sürelerinin değil, idareye başvuru ve dava açma sürelerinin de dikkatle takip edilmesi gerekir.

Kamu hastanelerinde meydana gelen tıbbi uygulama hatalarında, Türk Borçlar Kanunu’ndaki zamanaşımı hükümleri yerine İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda düzenlenen özel süreler uygulanmaktadır. Bu nedenle, özel hastaneler için geçerli olan zamanaşımı kurallarının kamu hastanelerine de uygulanacağı düşüncesi doğru değildir. Hak kaybı yaşanmaması için öncelikle idareye süresi içinde başvurulmalı, ardından idari yargıda dava açma süreleri dikkatle takip edilmelidir.

 

 

  1. Ceza Hukukundaki Zamanaşımı, Tazminat Davasını Nasıl Etkiler?

Malpraktis olayları yalnızca özel hukuk bakımından tazminat sorumluluğu doğurmaz. Bazı tıbbi uygulama hataları aynı zamanda Türk Ceza Kanunu kapsamında suç teşkil edebilir. Özellikle hekimin mesleki dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranışı nedeniyle hastanın yaralanması veya yaşamını kaybetmesi hâlinde, olay ceza hukuku bakımından da değerlendirilmektedir.

Bu nedenle birçok hasta, “Ceza davası açılırsa tazminat davası için de daha uzun bir süreye sahip olur muyum?” sorusunu sormaktadır.

Bu sorunun cevabı, bazı durumlarda evettir.

Uzamış Zamanaşımı Nedir?

Türk Borçlar Kanunu’nun 72. maddesi uyarınca, haksız fiil aynı zamanda ceza kanunlarına göre suç oluşturuyor ve ilgili suç için daha uzun bir dava zamanaşımı öngörülüyorsa, tazminat davası bakımından da bu daha uzun süre uygulanır.

Bu hukuk uygulamasında uzamış zamanaşımı olarak adlandırılmaktadır.

Dolayısıyla bazı malpraktis dosyalarında yalnızca Borçlar Kanunu’ndaki iki ve on yıllık süreler değil, Türk Ceza Kanunu’nda öngörülen dava zamanaşımı süreleri de dikkate alınmaktadır.

Hangi Suçlarda Uzamış Zamanaşımı Gündeme Gelir?

Sağlık hukukunda uzamış zamanaşımı en sık aşağıdaki suçlarda karşımıza çıkmaktadır:

  • Taksirle yaralama
  • Taksirle ölüme neden olma

Örneğin ameliyat sırasında gerekli dikkat ve özenin gösterilmemesi nedeniyle hastanın ağır şekilde yaralanması veya yaşamını kaybetmesi hâlinde, olay yalnızca tazminat hukuku bakımından değil, ceza hukuku bakımından da değerlendirilebilir.

Bu durumda Türk Ceza Kanunu’nda öngörülen dava zamanaşımı süreleri önem kazanmaktadır.

Ceza Davası Açılması Zorunlu mudur?

Hayır.

Uzamış zamanaşımının uygulanabilmesi için mutlaka ceza davası açılmış veya mahkûmiyet kararı verilmiş olması gerekmez.

Önemli olan, somut olayın ceza hukuku bakımından suç oluşturabilecek nitelikte olması ve bu suç için Türk Ceza Kanunu’nda daha uzun bir dava zamanaşımı süresinin öngörülmesidir.

Bu değerlendirme gerektiğinde hukuk mahkemesi tarafından da yapılabilir.

Şikâyet Süresi ile Zamanaşımı Aynı Şey Değildir

Uygulamada en sık yapılan hatalardan biri de şikâyet süresi ile dava zamanaşımının karıştırılmasıdır.

Şikâyet süresi, mağdurun yetkili makamlara başvurması için kanunda öngörülen süredir.

Dava zamanaşımı ise devletin belirli bir süre geçtikten sonra ceza davası açma veya devam ettirme yetkisini kaybetmesini ifade eder.

Bu iki kavram birbirinden tamamen farklıdır ve birbirinin yerine kullanılamaz.

Malpraktis olaylarında uygulanacak zamanaşımı yalnızca Borçlar Kanunu hükümlerine göre belirlenmez. Olay aynı zamanda ceza hukuku bakımından suç oluşturuyorsa, Türk Ceza Kanunu’nda öngörülen daha uzun dava zamanaşımı süreleri tazminat davasını da etkileyebilir. Bu nedenle özellikle ağır yaralanma veya ölümle sonuçlanan tıbbi müdahalelerde, ceza hukuku ile özel hukuk hükümlerinin birlikte değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.

 

  1. Mesleki Sorumluluk Sigortasına Karşı İleri Sürülebilecek Taleplerde Zamanaşımı

Tıbbi uygulama hataları nedeniyle açılan davalarda sorumluluk yalnızca hekim veya sağlık kuruluşu ile sınırlı olmayabilir. Özellikle özel hastanelerde görev yapan hekimler bakımından, mesleki sorumluluk sigortası da zarar gören hastanın zararının karşılanması bakımından önemli bir güvence oluşturmaktadır.

Mesleki sorumluluk sigortası, hekimin mesleki faaliyeti sırasında kusuru nedeniyle üçüncü kişilere verdiği zararların, poliçe kapsamı ve teminat limitleri dâhilinde sigorta şirketi tarafından karşılanmasını amaçlayan bir sorumluluk sigortasıdır. Ancak bu durum, sigorta şirketine karşı ileri sürülebilecek taleplerin de belirli zamanaşımı sürelerine tabi olduğu gerçeğini değiştirmez.

Mesleki Sorumluluk Sigortasında Zamanaşımı Süresi

Türk Ticaret Kanunu’nun 1482. maddesi uyarınca, sorumluluk sigortasından doğan tazminat talepleri bakımından rizikonun gerçekleştiği tarihten itibaren on yıllık zamanaşımı süresi uygulanmaktadır.

Bu nedenle, mesleki sorumluluk sigortasına dayanılarak ileri sürülecek taleplerde yalnızca Borçlar Kanunu hükümleri değil, Türk Ticaret Kanunu’nda sorumluluk sigortalarına ilişkin özel zamanaşımı hükümleri de dikkate alınmalıdır.

Sigorta Şirketine Başvuruda Zamanaşımı Neden Önemlidir?

Uygulamada bazı hastalar, hekime veya hastaneye karşı açılan davanın devam ediyor olmasının sigorta şirketine karşı ileri sürülebilecek talepler bakımından zamanaşımını otomatik olarak durduracağını düşünmektedir. Oysa sigorta hukukundan kaynaklanan taleplerin değerlendirilmesinde, poliçe hükümleri, sigorta ilişkisi ve Türk Ticaret Kanunu’ndaki özel düzenlemeler birlikte dikkate alınmalıdır.

Bu nedenle özellikle yüksek maddi zararların söz konusu olduğu malpraktis dosyalarında, sigorta şirketine karşı başvuru ve dava süreçlerinin de zamanaşımı bakımından ayrıca değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.

Mesleki sorumluluk sigortası, malpraktis nedeniyle uğranılan zararların karşılanmasında önemli bir hukuki güvence sağlamakla birlikte, sigorta şirketine karşı ileri sürülebilecek talepler de kendine özgü zamanaşımı kurallarına tabidir. Bu nedenle, yalnızca hekim veya hastaneye karşı uygulanacak sürelerin değil, sigorta hukukundan kaynaklanan zamanaşımı hükümlerinin de somut olay özelinde ayrıca incelenmesi gerekir.

 

Hangi Malpraktis Davasında Hangi Zamanaşımı Süresi Uygulanır?

Yukarıda da ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, malpraktis davalarında uygulanacak tek bir zamanaşımı süresi bulunmamaktadır. Uygulanacak süre; taraflar arasındaki hukuki ilişkinin niteliğine, müdahalenin gerçekleştirildiği sağlık kuruluşuna ve olayın özelliklerine göre değişmektedir.

Aşağıdaki tablo, en sık karşılaşılan hukuki durumlar bakımından genel bir karşılaştırma sunmaktadır:

 

 

 

Hukuki Dayanak Uygulama Alanı Genel Süre
Haksız fiil (TBK m.72) Sözleşme ilişkisinin bulunmadığı veya haksız fiil hükümlerinin uygulandığı durumlar Zarar ve failin öğrenilmesinden itibaren 2 yıl, her hâlde 10 yıl
Vekâlet sözleşmesi (TBK m.147/5) Tedavi amaçlı tıbbi müdahaleler 5 yıl
Eser sözleşmesi (TBK m.478) Estetik amaçlı müdahaleler ve somut olayın özelliklerine göre sonuç taahhüdü içeren uygulamalar Kural olarak 2 yıl, ağır kusur hâlinde 20 yıl
Vekâletsiz iş görme (TBK m.146) Acil müdahaleler ve istisnai durumlar 10 yıl
Kamu hastaneleri (İYUK m.13) Devlet ve kamu üniversitesi hastaneleri Öğrenmeden itibaren 1 yıl içinde idareye başvuru, her hâlde olaydan itibaren 5 yıl
Uzamış zamanaşımı (TBK m.72) Fiilin aynı zamanda suç oluşturduğu hâller İlgili suç için öngörülen ceza dava zamanaşımı
Mesleki sorumluluk sigortası (TTK m.1482) Hekimin mesleki sorumluluk sigortasına dayanan talepler Rizikonun gerçekleşmesinden itibaren 10 yıl

 

 

Uygulamada En Sık Yapılan Zamanaşımı Hataları

Malpraktis davalarında hak kayıplarının önemli bir kısmı, zamanaşımı sürelerinin yanlış değerlendirilmesinden kaynaklanmaktadır. Özellikle aşağıdaki yanlış kabuller uygulamada sıkça görülmektedir:

  • “Her malpraktis davasında zamanaşımı beş yıldır.” düşüncesi doğru değildir. Uygulanacak süre, hukuki ilişkinin niteliğine göre değişir.
  • Tedavi amaçlı tıbbi müdahaleler ile estetik amaçlı operasyonların aynı hukuki rejime tabi olduğu düşüncesi de isabetli değildir. Estetik operasyonlarda, somut olayın özelliklerine göre eser sözleşmesi hükümleri uygulanır.
  • Kamu hastanelerine karşı doğrudan dava açılabileceği düşüncesi yanlıştır. İdari yargıya başvurmadan önce, İYUK’ta öngörülen süre içinde ilgili idareye başvuru yapılması zorunludur.
  • Ceza soruşturması açılmamış olmasının uzamış zamanaşımını engelleyeceği düşüncesi de doğru değildir. Fiilin suç teşkil etmesi ve ilgili suç için daha uzun bir dava zamanaşımı öngörülmesi hâlinde, gerekli şartlar mevcutsa bu süre hukuk mahkemesince de dikkate alınabilir.
  • Zamanaşımının her olayda aynı tarihte başladığı kabulü de doğru değildir. Bazı uyuşmazlıklarda sürenin başlangıcı, zararın ortaya çıkış tarihi, hukuki ilişkinin niteliği veya özel kanun hükümlerine göre farklı şekilde değerlendirilebilir.

 

Malpraktis davalarında zamanaşımı, çoğu zaman davanın esası kadar önemli bir hukuki meseledir. Aynı tıbbi müdahale nedeniyle açılacak iki farklı davada dahi farklı zamanaşımı süreleri uygulanabilmektedir. Bu nedenle yalnızca müdahalenin üzerinden kaç yıl geçtiğine bakılarak hak kaybına uğranıldığı sonucuna varılması doğru değildir.

Öncelikle uyuşmazlığın hangi hukuki ilişkiye dayandığı, müdahalenin tedavi amacıyla mı yoksa estetik amaçla mı gerçekleştirildiği, işlemin özel veya kamu sağlık kuruluşunda mı yapıldığı ve fiilin aynı zamanda ceza hukuku bakımından suç teşkil edip etmediği birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu hukuki tespit yapıldıktan sonra uygulanacak zamanaşımı süresi sağlıklı bir şekilde belirlenebilir.

Hak kaybı yaşanmaması için, özellikle zamanaşımı süresinin dolduğu düşünülse bile, dosyanın sağlık hukuku alanında deneyimli bir avukat tarafından değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. İlk bakışta zamanaşımına uğradığı düşünülen birçok dosyada, olayın hukuki niteliğine göre farklı zamanaşımı hükümleri uygulanabilmekte ve hastaların dava açma hakkı devam edebilmektedir.

 

Lazer Epilasyon Sonrası Oluşan Yanık Her Zaman Komplikasyon Sayılır mı?

Lazer Epilasyon Sonrası Oluşan Yanık Her Zaman Komplikasyon Sayılır mı?

Lazer epilasyon sonrasında ciltte kızarıklık, hassasiyet veya hafif tahriş gibi geçici reaksiyonlar görülebileceği gibi, bazı durumlarda birinci veya ikinci derece yanıklar da meydana gelebilmektedir. Bu gibi durumlarda birçok hasta, oluşan zararın yalnızca “komplikasyon” olduğu gerekçesiyle herhangi bir hukuki hakka sahip olmadığını düşünmektedir. Oysa Türk hukukunda değerlendirme bundan çok daha kapsamlıdır.

Komplikasyon Tespit Edilmiş Olsa Bile Hukuki Sorumluluk Ortadan Kalkmayabilir

Yargıtay’ın değerlendirdiği bir olayda, lazer epilasyonun üçüncü seansı sonrasında hastada birinci ve yüzeysel ikinci derece yanıklar meydana gelmiştir. Adli Tıp Kurumu, bu yanıkların her türlü özen gösterilse dahi ortaya çıkabilecek bir komplikasyon olabileceğini belirtmiştir.

Ancak Yargıtay, incelemenin burada sona erdirilemeyeceğini vurgulamıştır. Çünkü öncelikle lazer epilasyon işlemini gerçekleştiren kişinin bu müdahaleyi yapmaya hukuken yetkili olup olmadığının araştırılması gerektiğini ifade etmiştir.

İşlemi Yapan Kişinin Yetkisi Büyük Önem Taşır

Lazer epilasyon işlemlerinin kimler tarafından hangi şartlarda yapılabileceği çeşitli mevzuat hükümleriyle düzenlenmiştir. Bu nedenle yalnızca bir güzellik merkezinde çalışıyor olmak veya genel bir güzellik uzmanlığı belgesine sahip olmak, her türlü lazer cihazını kullanma yetkisi vermez.

Yargıtay kararında da, işlemi gerçekleştiren kişinin yalnızca güzellik uzmanlığı belgesine sahip olmasının yeterli olmayabileceği, kullanılan cihaz bakımından gerekli eğitim ve yetkinliğe sahip olup olmadığının ayrıca araştırılması gerektiği belirtilmiştir.

Başka bir ifadeyle, ortaya çıkan yanık tıbben komplikasyon olarak değerlendirilebilse bile, işlemi yapan kişinin gerekli hukuki yetkiye sahip olmaması hâlinde hukuki sorumluluk yine de gündeme gelebilecektir.

Sadece Sonuç Değil, Sürecin Tamamı Değerlendirilir

Lazer epilasyondan kaynaklanan uyuşmazlıklarda değerlendirme yalnızca hastada yanık oluşup oluşmadığıyla sınırlı değildir. Mahkemeler; işlemi yapan kişinin mesleki yetkisini, kullanılan cihazın mevzuata uygunluğunu, gerekli eğitim ve sertifikaların bulunup bulunmadığını, hastanın usulüne uygun şekilde aydınlatılıp aydınlatılmadığını ve işlemin tıp ile ilgili teknik kurallara uygun olarak gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini birlikte değerlendirir.

Bu nedenle lazer epilasyon sonrasında bir zarar meydana gelmişse, olayın yalnızca “komplikasyon” olduğu gerekçesiyle hukuki sorumluluğun bulunmadığı sonucuna varılması doğru değildir. Her olayın kendi özellikleri çerçevesinde ayrıntılı olarak incelenmesi gerekir.

 

Tıbbi Müdahalenin Hukuka Uygunluk Şartları Nelerdir?

Tıbbi Müdahalenin Hukuka Uygunluk Şartları Nelerdir?

Türk hukukunda bir tıbbi müdahalenin hukuka uygun kabul edilebilmesi için bazı temel şartların birlikte gerçekleşmesi gerekir. Bu şartların eksikliği, müdahale teknik açıdan doğru şekilde gerçekleştirilmiş olsa bile hekimin veya sağlık kuruluşunun hukuki sorumluluğunu doğurabilir.

  1. Müdahalenin Yetkili Kişiler Tarafından Gerçekleştirilmesi

Tıbbi müdahaleler, yalnızca mevzuatın izin verdiği kişiler tarafından gerçekleştirilebilir. Özellikle son yıllarda güzellik merkezlerinde veya benzeri işletmelerde, tıbbi nitelik taşıyan bazı işlemlerin gerekli yetkiye sahip olmayan kişiler tarafından yapıldığı görülmektedir.

Bunun en sık rastlanan örneklerinden biri diş tedavileridir. Uygulamada bazı diş teknisyenlerinin, diş hekimi tarafından yapılması gereken muayene, tedavi planlaması veya klinik müdahaleleri bizzat gerçekleştirdiği görülmektedir. Oysa diş teknisyenlerinin görevi, diş hekiminin belirlediği tedavi planına uygun olarak laboratuvar çalışmalarını yürütmektir. Hastaya doğrudan tıbbi müdahalede bulunmaları hukuka aykırıdır.

Benzer şekilde, eğitim kapsamını aşan tıbbi işlemlerin yetkisiz kişiler tarafından gerçekleştirilmesi de hem idari hem de hukuki sorumluluğa yol açabilir.

  1. Tıbbi Müdahalenin Haklı Bir Sebebe (Endikasyona) Dayanması

Her tıbbi müdahalenin tıbben haklı bir gerekçesinin bulunması gerekir. Hekim, yalnızca işlemi kolaylaştırmak, süreci hızlandırmak veya hastanın kısa vadeli konforunu sağlamak amacıyla tıbbi gerekliliği bulunmayan müdahalelerde bulunamaz.

Örneğin, normal doğumun tıbben mümkün olduğu bir durumda yalnızca planlamayı kolaylaştırmak veya herhangi bir tıbbi zorunluluk bulunmaksızın sezaryen tercih edilmesi, somut olayın özelliklerine göre hukuki açıdan tartışma konusu olabilir.

Bu nedenle uygulanacak tedavinin, güncel tıp bilimine göre kabul edilen bir endikasyona dayanması büyük önem taşımaktadır.

  1. Hastanın Usulüne Uygun Şekilde Aydınlatılması ve Rızasının Alınması

Bir tıbbi müdahalenin hukuka uygun sayılabilmesi için hastanın yalnızca onay vermesi yeterli değildir. Bu onayın geçerli olabilmesi için hastanın, müdahalenin niteliği, amacı, beklenen yararları, olası riskleri, komplikasyonları, alternatif tedavi yöntemleri ve müdahaleyi reddetmesinin sonuçları hakkında anlayabileceği bir şekilde önceden bilgilendirilmesi gerekir.

Yeterli aydınlatma yapılmadan alınan rıza, hukuken geçerli bir rıza olarak kabul edilmeyebilir. Çünkü bu durumda hastanın özgür iradesiyle karar verme imkânı ortadan kalkmakta, başka bir ifadeyle iradesi sakatlanmaktadır.

Bu nedenle aydınlatılmış onam, yalnızca imzalatılan bir formdan ibaret olmayıp, hasta ile hekim arasında gerçekleşen kapsamlı bir bilgilendirme sürecini ifade eder.

  1. Müdahalenin Güncel Tıp Bilimine ve Mesleki Özen Kurallarına Uygun Şekilde Gerçekleştirilmesi

Hekim, tedaviyi yalnızca mevcut bilgi ve deneyimiyle değil, güncel tıp biliminin kabul ettiği yöntemler doğrultusunda planlamak ve uygulamakla yükümlüdür. Tıp bilimi sürekli gelişmekte; yeni tanı yöntemleri, tedavi seçenekleri ve teknolojik imkânlar ortaya çıkmaktadır.

Bu nedenle hekimin, hastanın tedavi kararını etkileyebilecek güncel ve makul tedavi seçenekleri hakkında gerekli bilgilendirmeyi yapması önem taşımaktadır. Özellikle kendi sağlık kuruluşunda uygulanamayan ancak başka merkezlerde mevcut olan ve hasta açısından anlamlı bir avantaj sağlayabilecek yöntemlerin varlığı, somut olayın özelliklerine göre aydınlatma yükümlülüğü kapsamında değerlendirilebilir.

Ayrıca hekimin güncel tıbbi gelişmeleri takip etmemesi, artık kabul görmeyen yöntemlerde ısrar etmesi veya bilimsel olarak daha güvenli ve etkili uygulamalar karşısında gerekli özeni göstermemesi de, olayın özelliklerine göre hukuki sorumluluğa neden olabilir.

 

Hekimler Hakkında Ceza Soruşturması Nasıl Başlatılır?

Hekimler Hakkında Ceza Soruşturması Nasıl Başlatılır?

Bir tıbbi müdahale sonrasında hasta zarar gördüğünü düşünüyorsa, çoğu zaman ilk akla gelen yol Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunmaktır. Ancak Türkiye’de hekimler ve diğer sağlık meslek mensupları hakkında yürütülen ceza soruşturmaları, diğer ceza soruşturmalarından farklı bir usule tabidir.

Özellikle sağlık mesleğinin icrası kapsamında gerçekleştirilen muayene, teşhis, tedavi ve diğer tıbbi uygulamalar nedeniyle doğduğu iddia edilen ceza sorumluluğunda, savcılık her zaman doğrudan soruşturmaya başlayamaz.

Soruşturma İçin Öncelikle İzin Alınması Gerekebilir

7406 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik sonrasında, kamu veya özel sağlık kurumlarında görev yapan hekimler, diş hekimleri ve diğer sağlık meslek mensupları hakkında, mesleklerini icra ederken gerçekleştirdikleri tıbbi işlemler nedeniyle ceza soruşturması yürütülebilmesi belirli bir izin usulüne bağlanmıştır.

Bu sistemin amacı, her şikâyet üzerine sağlık çalışanlarının doğrudan ceza soruşturmasına maruz kalmasını önlemek ve öncelikle olayın tıbbi açıdan değerlendirilmesini sağlamaktır.

İzin Süreci Nasıl İşler?

Bir suç duyurusu yapıldığında, öncelikle olay hakkında ön inceleme yapılır. Bu inceleme sonucunda hazırlanan rapor değerlendirilerek soruşturma izni verilip verilmeyeceğine karar verilir.

İzin verilmesi hâlinde Cumhuriyet Savcılığı ceza soruşturmasına devam eder. Gerekli deliller toplanır, bilirkişi incelemesi yaptırılır ve elde edilen deliller doğrultusunda iddianame düzenlenip düzenlenmeyeceğine karar verilir.

İzin verilmemesi durumunda ise süreç tamamen sona ermez. Kanunda öngörülen usul çerçevesinde bu karara karşı itiraz edilmesi mümkündür.

Her Şikâyet Ceza Davasına Dönüşmez

Bir hasta tarafından savcılığa suç duyurusunda bulunulmuş olması, hekimin mutlaka ceza davasında yargılanacağı anlamına gelmez. Aynı şekilde soruşturma izni verilmesi de hekimin suçlu olduğu anlamına gelmez.

Bu aşama yalnızca ceza soruşturmasının başlatılabilmesi için gerekli usuli şartlardan biridir. Asıl değerlendirme, daha sonra yapılacak bilirkişi incelemeleri, tıbbi kayıtlar, uzman raporları ve diğer deliller birlikte incelenerek yapılacaktır.

Ceza Soruşturması, Tazminat Davasından Farklıdır

Hastaların en sık karıştırdığı konulardan biri de ceza soruşturması ile tazminat davası arasındaki farktır.

Ceza soruşturmasının amacı, hekimin ceza hukuku bakımından sorumluluğunun bulunup bulunmadığını belirlemektir. Buna karşılık maddi ve manevi tazminat talepleri ise hukuk mahkemelerinde görülür ve tamamen farklı usul kurallarına tabidir.

Bu nedenle ceza soruşturması açılmaması veya kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi, her zaman tazminat davasının da reddedileceği anlamına gelmez. Aynı şekilde bir tazminat davasının açılması için mutlaka ceza soruşturmasının sonucunun beklenmesi de gerekmez.

 

Sürecin Başından İtibaren Hukuki Destek Alınması Büyük Önem Taşır

Hekimler hakkında yürütülen ceza soruşturmaları, diğer ceza soruşturmalarından farklı usul kurallarına tabidir. Soruşturma izni süreci, bilirkişi incelemeleri, delillerin zamanında toplanması ve hukuki başvuruların usulüne uygun şekilde yapılması, dosyanın seyri açısından büyük önem taşımaktadır.

Bu nedenle, tıbbi müdahale nedeniyle bir zarara uğradığını düşünen hastaların, hak kaybına uğramamaları ve sürecin doğru şekilde yürütülebilmesi için sağlık hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek almaları önemlidir. Özellikle ceza soruşturması ile maddi ve manevi tazminat taleplerinin birbirinden bağımsız süreçler olduğu dikkate alındığında, her iki sürecin de en başından itibaren doğru hukuki stratejiyle takip edilmesi, hakların etkin şekilde korunmasına katkı sağlayacaktır.

 

Aydınlatılmış Onamın Alınmaması, Kamu Hastanesinde Görev Yapan Hekim Açısından Ceza Sorumluluğu Doğurabilir mi?

Aydınlatılmış Onamın Alınmaması, Kamu Hastanesinde Görev Yapan Hekim Açısından Ceza Sorumluluğu Doğurabilir mi?

Aydınlatılmış onam, tıbbi müdahalelerin hukuka uygunluğunun temel şartlarından biridir. Hastanın, yapılacak müdahalenin amacı, kapsamı, olası riskleri, komplikasyonları, alternatif tedavi yöntemleri ve müdahalenin sonuçları hakkında önceden yeterli şekilde bilgilendirilmesi gerekir. Bu bilgilendirme sonrasında verilen rıza ise “aydınlatılmış onam” olarak adlandırılır.

Aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmemesi, çoğu zaman tazminat sorumluluğu ile ilişkilendirilmektedir. Ancak özellikle kamu hastanelerinde görev yapan hekimler bakımından bu ihmal, bazı durumlarda ceza hukuku açısından da sonuç doğurabilmektedir.

Yargıtay’ın Yaklaşımı

Yargıtay’ın bazı kararlarında, hastanın yeterli şekilde aydınlatılmaması ve geçerli bir aydınlatılmış onam alınmaksızın tıbbi müdahaleye devam edilmesi, kamu görevlisi olan hekim bakımından Türk Ceza Kanunu’nun 257/2. maddesinde düzenlenen görevin gereklerini ihmal suretiyle kötüye kullanma suçu kapsamında değerlendirilmiştir.

Yüksek Mahkeme, özellikle hastanın vereceği kararın anlamı, kapsamı ve sonuçları hakkında yeterince bilgilendirilmemesi hâlinde, hekimin aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirmediğini ve bu yükümlülüğün bizzat hekime ait olduğunu vurgulamaktadır.

İmzalatılan Form Tek Başına Yeterli Değildir

Aydınlatılmış onam, yalnızca standart bir formun imzalatılmasından ibaret değildir. Hastanın anlayabileceği şekilde bilgilendirilmesi, sorularının cevaplandırılması ve müdahaleyi kabul edip etmeme konusunda özgür iradesiyle karar verebilmesinin sağlanması gerekir.

Nitekim Yargıtay kararlarında da, hastanın eğitim düzeyi, yaşı veya tıbbi terimleri kısmen anlayabiliyor olması, hekimin aydınlatma yükümlülüğünü ortadan kaldıran bir neden olarak kabul edilmemektedir.

Her Aydınlatma Eksikliği Aynı Sonucu Doğurmaz

Elbette her aydınlatma eksikliği otomatik olarak ceza sorumluluğu doğurmaz. Her olay, kendi özellikleri çerçevesinde değerlendirilir. Ancak Yargıtay’ın bazı kararları, özellikle kamu görevlisi sıfatıyla görev yapan hekimlerin aydınlatma yükümlülüğünü ihmal etmeleri hâlinde bunun yalnızca özel hukuk bakımından değil, ceza hukuku bakımından da sonuç doğurabileceğini göstermektedir.

Hak Kaybı Yaşamamak İçin Süreç Doğru Yönetilmelidir

Aydınlatılmış onamın usulüne uygun şekilde alınıp alınmadığının değerlendirilmesi, yalnızca imzalı bir onam formunun bulunup bulunmadığına bakılarak yapılamaz. Hastanın hangi bilgileri aldığı, bilgilendirmenin ne zaman ve nasıl yapıldığı, müdahalenin özellikleri ve somut olayın tüm koşulları birlikte değerlendirilmelidir.

Bu nedenle, tıbbi müdahale nedeniyle zarara uğradığını düşünen hastaların, hem ceza hukuku hem de tazminat hukuku bakımından hak kaybına uğramamaları ve sürecin doğru şekilde yürütülebilmesi için sağlık hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek almaları önem taşımaktadır.

 

Aquafilling Sonrası Yaşanan Sağlık Sorunları ve Hukuki Haklarınız

Almanya Plakalı Araç Türkiye’de Pert Olursa Tazminat Nasıl Hesaplanır?

Almanya Plakalı Araç Türkiye’de Pert Olursa Tazminat Nasıl Hesaplanır?

Türkiye’de meydana gelen trafik kazalarında bazı araçlar ağır hasar nedeniyle ekonomik olarak onarılamayacak duruma gelebilmektedir. Bu durumda aracın “pert” veya diğer ifadeyle “tam hasarlı” olarak değerlendirilmesi gündeme gelir.

Özellikle Almanya plakalı araç sahipleri açısından en çok merak edilen konulardan biri, aracın pert olması halinde zararın nasıl hesaplanacağıdır.

Pert değerlendirmesinde genel olarak aracın kaza tarihindeki piyasa değeri ile hurda veya sovtaj değeri dikkate alınmaktadır. Yapılan hesaplama sonucunda ortaya çıkan zarar, olayın özelliklerine göre sorumlulardan talep edilebilmektedir.

Ancak her ağır hasarlı araç otomatik olarak pert kabul edilmez. Bazı durumlarda aracın tamirinin ekonomik olduğu değerlendirilebilir. Bu durumda ise hasar bedeli, araç değer kaybı ve kullanım mahrumiyetinden kaynaklanan zararlar gündeme gelebilmektedir.

Almanya’da Yapılan Ekspertiz Masrafları Türkiye’de İstenebilir mi?

Türkiye’de meydana gelen kazadan sonra Almanya’ya dönen araç sahipleri çoğu zaman araçlarının hasar durumunu belirlemek amacıyla ekspertiz incelemesi yaptırmaktadır.

Bu ekspertiz raporları, aracın piyasa değerinin, hasar miktarının ve onarım maliyetlerinin belirlenmesinde önemli rol oynayabilmektedir. Somut olayın özelliklerine göre, zarar tespiti amacıyla yapılan ekspertiz giderlerinin de talep konusu yapılması mümkün olabilmektedir.

Özellikle Almanya’da kayıtlı araçlarda hasarın ve piyasa değerinin Almanya koşullarına göre değerlendirilmesi gerekebildiğinden, ekspertiz raporları hukuki süreçte önemli bir yer tutmaktadır.

Bu nedenle Türkiye’de meydana gelen trafik kazalarının ardından yaptırılan ekspertiz incelemeleri ve ortaya çıkan zarar kalemleri, her somut olayın özelliklerine göre ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

Özel Hastaneler Doktor Hatalarından Sorumlu Tutulabilir mi?

Özel Hastaneler Doktor Hatalarından Sorumlu Tutulabilir mi?

Tıbbi müdahaleler nedeniyle açılan davalarda en sık sorulan sorulardan biri, sorumluluğun yalnızca doktora mı yoksa hastaneye de mi ait olduğudur.

Uygulamada birçok hasta, tedavi sürecini belirli bir doktorla yürüttüğünü düşünse de gerçekte hastane ile hasta arasında da bağımsız bir hukuki ilişki kurulmaktadır.

Yargıtay’ın yerleşik kararlarında kabul edildiği üzere, özel hastaneye başvuran hasta ile hastane arasında “hasta kabul sözleşmesi” kurulmaktadır. Bu sözleşme kapsamında hastane yalnızca bina veya teknik ekipman sağlayan bir kurum değildir. Hastanenin aynı zamanda hastanın güvenliğini sağlama, gerekli organizasyonu kurma ve tedavi sürecini özenle yürütme yükümlülüğü bulunmaktadır.

Bu nedenle;

  • Hastane personelinin hataları,
  • Yetersiz organizasyon,
  • Eksik hasta takibi,
  • Uygun olmayan tıbbi kayıt ve bilgilendirme süreçleri,
  • Hastanın güvenliğini tehlikeye atan uygulamalar nedeniyle hastane de sorumluluk altına girebilir.

Özellikle özel hastanelerde gerçekleştirilen ameliyatlarda hastaların hangi işlemin doktorun, hangisinin hastanenin sorumluluğunda olduğunu bilmesi beklenemez. Bu nedenle birçok uyuşmazlıkta doktor ve hastane birlikte sorumlu tutulabilmektedir.

Kısacası, tıbbi müdahaleden kaynaklanan zararların varlığı halinde yalnızca doktorun değil, somut olayın özelliklerine göre özel hastanenin de hukuki sorumluluğu söz konusu olabilir.

Faaliyet Gösterdiğimiz Bölgeler

İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Aydın, Muğla, Samsun ve tüm Türkiye genelinde hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti sunuyoruz.

İstanbul
Ankara
İzmir
Antalya
Aydın
Muğla
Samsun
Tüm Türkiye

Masraflar ve Ücretlendirme

Hukuki hizmetlerimiz, dosyanın niteliğine göre yasal avukatlık ücret tarifesine uygun, şeffaf ve öngörülebilir ücretlendirme esasları çerçevesinde sunulmaktadır.

Almanya başta olmak üzere birçok ülkede bulunan hukuki koruma sigortaları (Rechtsschutzversicherung), Türkiye'de yürütülen hukuki süreçlere ilişkin avukatlık ücretleri ve diğer yargılama giderlerini büyük ölçüde karşılamaktadır. Hukuki koruma sigortası bulunan müvekkillerimiz adına masrafların karşılanması için yapılan başvuru sürecini ücretsiz olarak yürütüyor, sigorta ile gerekli yazışmaları gerçekleştiriyor ve masrafların karşılanma sürecini sizin adınıza takip ediyoruz.

KVKK Aydınlatma Metni‘ni ve KVKK Veri İşleme Politikası‘nı okudum, anladım ve onaylıyorum.

Doğru Yerdesiniz!

Türkiye’de yaşadığınız mağduriyet sonrası hukuki haklarınızı değerlendiriyor, süreci profesyonel şekilde yönetiyor ve tazminat taleplerinizin takibini üstleniyoruz.

9 Eylül Mahallesi
Ata Caddesi No:12 J Blok D:5
35663 Ulukent, Menemen/IZMIR

Bu internet sitesinde yer alan tüm bilgi ve içerikler yalnızca genel bilgilendirme ve yardımcı olma amacıyla hazırlanmıştır. Söz konusu içerikler hiçbir şekilde hukuki görüş, hukuki danışmanlık veya somut bir olaya ilişkin hukuki tavsiye niteliğinde değildir ve bu şekilde yorumlanmamalıdır. Her somut olay kendi özel koşulları çerçevesinde ayrıca değerlendirilmelidir. Bu nedenle, doğru ve güncel hukuki değerlendirme ile profesyonel yönlendirme alabilmek adına bir avukat ile doğrudan iletişime geçmeniz tavsiye olunur.

LegalMedTurkey / Law Office © 2026. Tüm Hakları Saklıdır. LOCALVERİ